Delhi

     

DELHİ

dunyaliyiz-hindistan-001

07.10.2014  (Delhi)

Yeni Delhi'ye vardığımızda saat 22.00'yi gösteriyor. Delhi Havalimanı beklentilerimizden oldukça farklı olarak gayet temiz ve organize. Delhi taksilerinin türlü katakullilerle otel yolunuzu uzattıkları ya da sizi komisyon aldıkları başka otellere götürdükleri ile ilgili hikayeleri duyduğumuz için temkinli davranmak istiyoruz. Varmadan önce havalimanından transfer talebinde bulunmayı unuttuğumuz otelimizi arıyor ve onlar gelene kadar da bir kaç şey almak ve para bozdurmak (Kabaca 1 TL = 25 Hint Rupisi) için oyalanıyoruz. Havalimanından dışarı çıktığımızda girişlerde çelik siperler ardında duran otomatik silahlı askerler dışında şaşırtıcı bir normallik hissediyoruz. Aylardır okuduklarımızdan o kadar etkilenmişiz ki kapıdan çıkar çıkmaz yüzlerce rikşov (bir kişi tarafından çekilen iki tekerlekli hafif taşıt, rickshaw) sürücüsü üstümüze atlayacak sanıyoruz. Bir süre sonra otelin bize ayarladığı meymenetsiz taksi şöförü geliyor ve bize bir fiş uzatıp otopark parasını ödememizi istiyor. Dakika bir, gol bir! "Bi dur güzel kardeşim bismillah daha yeni inmişiz nasıl ödeyelim biz bu parayı"yı bir şekilde anlatıyoruz ve otopark parasını ödemeyi reddederek yola koyuluyoruz. Anlattıkları Hindistan'ı havalimanı sınırlarından çıkar çıkmaz yaşamaya başlıyoruz. Zira yok böyle bir trafik ve korna çalma anlayışı! Trafik soldan akıyor, her araba, her an delicesine korna çalıyor. Yol 45 dakika kadar sürüyor, çok karışık ve pis gözüken bir yerde taksi bizi indiriyor. Paharganj bölgesindeki otelimiz, canımız Bloomroom'a geldiğimizi anlıyoruz. Taksi şoförünün otopark parasını ödememizi istediğinden bahsedince resepsiyon görevlisi geç haber verdiğimiz için yoldan çevirip bize yönlendirdiğini sonradan öğrendiğimiz şoföre ayar verip bizden özür diliyor. Çok yorgunuz, hemen oteldeki odamıza yerleşiyoruz. Penceresiz ve çok küçük bu odayı yanlışlıkla seçtiğimizi farkedip üzülüyoruz ancak gece yarısı yapacak bir şey yok yarın değiştirmeye çalışırız diye düşünüyoruz. Artık beklentilerimizi ne kadar düşürdüysek sıcak suyu açıp ayrı, temiz havlulara bakıp ayrı, mis çarşaflara sarılıp ayrıca seviniyoruz.

08.10.2014  (Delhi)

Kalacağımız 4 gün boyunca bizi fazlasıyla mutlu edecek olan geniş, balkonlu, temiz ve Paharganj bölgesinde adeta bir vaha vazifesi görecek yeni odamıza yerleşip, midemizi yavaş yavaş Hindistan ile tanıştırmak için otelin kafesindeki kahvaltıyla güne başlıyoruz. Delhi'de kalacağımız günlerde gezimizi programlayacak, bunun için gerekli biletleri alacak ve fiziksel ve psikolojik hazırlıklıklarımızı yapacağız. 

Gelişimizin ilk gününde sadece oryante olabilmek adına kaldığımız biraz da salaşlığı ile ünlü Paharganj bölgesini keşfe çıkıyoruz. İlk gün için korna sesine, pisliğe, kalabalığa ve karmaşaya doyarak otele geri dönüyoruz. Gecemizi Delhi’de en çok görmek istediğimiz Humayun's Tomb (Hümayun'un mezarı), Jama Mascid (Cuma Camisi), Red fort (Kızıl Kale), Chadni Chowk,  India Gate (Hindistan Kapısı), Lotus Temple (Nilüfer Tapınağı) ve Swaminarayan Ashkardam'a yapacağımız gezileri planlayarak noktalıyoruz.

09.10.2014  (Delhi)

Bugünümüz de oryantasyon ve hazırlıkla geçiyor. Rotamızı kaldığımız otelin tur acentası yetkilisi Muna ile Delhi – Agra – Orccha – Fatehpur Sikri – Khajuraho – Varanasi – Delhi'ye trenle geri dönüş ve oradan uçakla Nepal – Kathmandu'ya geçiş şeklinde yapıyoruz.

Bu alışılmadık rotayı (Varanasi'den Delhi'ye tren ve uçakla Katmandu) programımıza dahil etmek, sonradan farkediyoruz ki hem zamansal, hem ekonomik olarak büyük kayıp! Çünkü daha sonra öğreniyoruz ki; Varanasi'den karayoluyla Nepal sınırına gitmek acente görevlisinin dediği gibi ''neredeyse imkansız'' değiL, hatta bu, gezginlerin en çok kullandıkları rota. Gezimizin daha en başındaki bu hatayı, önce tecrübesizliğimize veriyor, ama daha sonra içimizin cız etmesine de engel olamıyoruz. Bir daha kendimiz bizzat araştırmadan hiç kimsenin lafıyla hareket etmemeye and içiyoruz!

Bu rotayı, Delhi'den bir araç kiralamak suretiyle yapacağız. Böylelikle hem Hindistan yollarını tanıyacak, hem istediğimiz yerlerde inerek, yeni yerler keşfedebilecek, hem de ilk etapta Hindistan’a daha kolay adapte olacağız diye düşünüyoruz (Ancak daha sonra gidilen ülkelerde toplu taşıma araçlarını kullanmanın çok önemli olduğunu düşünen bizler için bunun da hatalı bir seçim olduğunu anlıyoruz- evet rahat ama hep bir şeyler eksik).

Nepal'e böyle zamansız geçişin sebebi ise hem havalar soğumadan oraları görme arzusu, hem de o dönemler arasında Tihar denilen önemli bir festivallerini görme şansını yakalamak. Yalnız Nepal’de kutlanan Tihar'ın, tüm Hindular için önemli bir dini bayram olduğunu ve Hindistan'da da Diwali ismiyle kutlandığını çok sonradan öğreniyoruz. Bir başka sefere Hindistan'da da kutlamaya söz verip düşüyoruz yollara.

10.10.2014  (Delhi)

İlk durağımız, Lal Qila (Red Fort, Kızıl Kale). Babür İmparatorluğu zamanından kalma kırmızı kum taşından yapılmış bu görkemli kaleye, kadın ve erkekler ayrı sıralardan, tek tek üstleri aranarak giriş yapıyorlar. Bu sıkı güvenlik tedbirlerinin 2000’li yılların başında Hindistan’ın çeşitli turistik mekanlarında gerçekleştirilen bombalı terörist eylemlerinden sonrası başladığını anlatılıyor.

DSCF0428x1

Erkekler sırayla iki basamaklı bir platformdan yürürken, her iki yanda yer alan askerler göğüslerinden bacak aralarına kadar erkekleri ararken, kadınlar ise kadın askerler tarafından kumaş paravanların arkasında kontrol ediliyor. Girişten sonra hediyelik eşya satan dükkanların çevrelediği uzunca bir koridordan geçip kalenin avlusuna ulaşıyoruz.

DSCF0434x

Hindistan’ın Büyük Britanya’ya karşı verdiği bağımsızlık mücadelesine ilişkin kayıtların sergilendiği bir müze sonrası tarihi kalıntılara geçiyoruz. İmparatorun halkın dertlerini dinlediği Divan-ı Am ki burada imparatorun dev bir tahtı da sergileniyor, devlet işlerinin görüşüldüğü Divan-ı Has, banyo yapılan imparatorluk hamamı ve Has Mahal olarak bilinen harem bölümlerini geziyoruz.

DSCF0457x

Kızıl Kaleye girerken bizi gözüne kestiren ve kaleden çıkışta Eski Delhi turu yaptırma sözü alan bir rikşovcu dediğini yapıyor ve yüzlerce insan arasından eliyle koymuş gibi bizi buluyor. Kendisinin bu üstün başarısını takdir ediyor ve turu yapmayı kabul ediyoruz. Hindistan' da herhangi bir rikşovcuyla ya da rehberle anlaşırsanız, onların komisyon aldıkları dükkanlara gitmek boynunuzun borcu gibi algılanıyor. Gitmeyi reddederseniz ciddi bir ısrarla, gidip de bir şey almadan çıkarsanız da bariz bir bozulmayla karşılaşıyorsunuz.  Bizim rikşovcunun keyfi yerinde başlıyor anlatmaya. Önce pazardan geçiyoruz, ortalık ana baba günü. Kimi zaman hareket dahi edemiyoruz, bazen de halen nasıl gectiğimizi bilemediğimiz minik aralardan geçiveriyoruz.  

DSCF0615x

Korna sesleri her an, her yerde, arabalar, yayalar, bisikletliler, rikşovlar; ışıksız, kuralsız hep birlikte tatlı tatlı Eski Delhi'yi geziyoruz. Chadni Chowk isimli bizdeki İstanbul Tahtakale tadında, küçük esnaf merkezinden geçip, Sihlerin tapınağı olan Gurdwara Sis Ganj Sahib'i görüyoruz. Pazaryeri çok karmaşık; kumaşcılar, baharatçılar, ayakkabıcılar, bilezikçiler, davetiyeciler, kutucular gibi ayrı ayrı bir çok çarşıdan mütevellit. Trafik çok yoğun, böylelikle buraları bol bol gözlemleme imkanı buluyoruz.

Sonraki durak Şah Cihan tarafından yaptırılan Jama Masjid (Cuma Camisi).  Biz tam girmeye hazırlanırken bir adam gelip ibadet zamanı olduğunu ve içeriye giremeyeceğimizi söylüyor. Biz de Müslüman olduğumuzu söyleyince lütfen kabul ediyor. Tam girecekken bir adam gelip namaz kılıp kılmayacağımızı soruyor, acelemiz olduğunu, bizi rikşovumuzun beklediğini söyleyince de giriş için para vermemizi istiyor. Kızıp içeri girmekten vazgeçiyor ve merdivenlerinde insanları izlemeye koyuluyoruz.

DSCF0711x

O kadar tapınağa, kutsal yere girip çıkıyoruz, bu kadar büyük ve turistik bir camideki gibi keyfi idare şekli bizi üzüyor ve kızdırıyor. Buradaki ziyaretimizi tamamlayınca birşeyler yemek için daha önce duyduğumuz "Karim'in Yeri"ne gitmek istediğimizi rikşov sürücüsüne söylüyoruz. İtiraz ediyor ve Müslümanların bayramı nedeniyle mekanın kapalı olduğunu söylüyor. Biz, bugün bayram değil  ki diyoruz, o mekanın çok kalabalık olduğunu, sıranın bize uzun süre gelmeyeceğini söylüyor. Biz zamanımız var diyoruz, o orası çok pis deyip, tahmin edeceğimiz gibi kendisinin bildiği çok temiz ve ucuz başka bir yerden bahsediyor. Ama öncesinde bize buranın meşhur yeraltı çarşısını göstermesi gerekiyormuş. Çaresizce kabul ediyoruz, ancak götürdüğü yerin yeraltında bir dükkandan ibaret olduğunu anlamamız uzun sürmüyor. İşi biraz da şakaya vurup, çok aç olduğumuzu anlatmaya çalışıp, Karim'in yerine zor da olsa gitmeyi başarıyoruz. 

Karim tam bir esnaf lokantası görünümünde. Lavaşa sarılmış Adana Kebap’a benzeyen Karim Roll’un yanı sıra özellikle Mutton Burra isimli keçi veya koyun bacağından yapılmış Moğol tandırı bizi adeta mest ediyor. Yemek sonrası Jama Masjid’in tam karşısıdan girilen Müslüman mahallesini dolaşmaya başlıyoruz. Bir süre sonra, birkaç lokantanın önünde yan yana çömelmiş berdüş görünümlü adamlar dikkatimizi çekiyor. Cenk’in fotoğraflarını çektiğini gören gören bir lokanta sahibi onu yanına çağırıyor.

DSCF0741x

Türkiye’den geldiğimizi öğrendikten sonra Müslüman olup olmadığımızı soruyor. Sonra dükkanının önünde çömelmiş bu adamların yemek için beklediklerini, hayırseverlerin verdiği her 25 rupi (1TL) karşılığında adamlardan birine bir kap yemek verdiğini anlatıp bize bekleyenleri doyurup doyurmak istemediğimizi soruyor. Bir miktar bağış yaptıktan sonra gitmemize izin vermeyip Cenk’ten verdiği para karşılığında kaç kişiye yemek düşüyorsa onlara yemek kaplarını dağıtmasını istiyor. Sıra yok, hepsi aç, her biri yemek almak için el uzattıkça iş gerçekten daha da dramatikleşiyor. Bu zor hayat dersini yaşadıktan sonra tozlu ve pis sokaklarından zar zor bulduğumuz bir tuk-tuk (motor taksi)’a atlayıp otelin yolunu tutuyoruz.

11.10. 2014  (Delhi)

Öğlene doğru India Gate, nam-ı diğer All India War Memorial’a doğru yola çıkıyoruz. Burası, parlamento binasını da bulunduğu Rajpath denilen büyük bir bulvarda yer alıyor. Bu kapı İngilizler tarafından, 1914-1921 yılları arasında Britanya için hayatını kaybedenlerin Hint askerlerin onuruna yaptırılmış. Anıtın üzerinde bu kapının 1. Dünya savaşı ve öncesinde Fransa, Mezopotamya, Doğu Afrika, Afganistan, İran ve Gelibolu'da ölen askerlerin anısına dikildiğine dair bir yazı ile savaşlarda ölen yaklaşık 90.000 askerin isimleri bulunuyor. Burada biraz oyalanıp bir şeyler yemek üzere yakındaki Pandara Road'da bir restorana atıyoruz kendimizi. 

Yemekten sonra bir tuk-tuk ile tüm gün boyunca bizi dolaştırması için 700 rupi’ye anlaşıyoruz. İlk durağımız Humayun’s Tomb (Hümayun'un Mezarı). Buraya Delhi'nin Tac Mahal'i de deniyor. Giriş adam başı 250’şer rupi. Hindistan’da hüküm süren Moğol imparatorlarının ikincisi olan Hümayun’un eşi Hamide Banu Begüm, bu mozoleyi imparatorun ölümünden bir süre sonra yaptırmış. Yalnızca Hümayun değil, imparator ailesine ait birçok kişinin de ayrıca mezarıları burada bulunuyor.  Babür dönemi yapıtlarında sıkça görülen kırmızı kum taşı burada da kullanılmış. Burası çılgın Delhi'nin ortasında yemyeşil ve dinlendirici bahçesiyle adeta kurtarılmış bir bölge konumunda.

DSCF0504x

Yalnız burada başımıza acayip bir şey geliyor. Hindistanlı gençler bizden fotoğrafımızı çekmek için izin istiyorlar. Önce şaşırıyor, anlam veremesek de güleryüzlü bir şekilde pozumuzu veriyorsak da sonraları işin tadı kaçıyor.

DSCF0529x

Hindistan bu kadar çok turisti ağırlıyorken, ülkenin en merkezi konumlarında gençler adeta sıraya girip bizimle foto çektirme telaşesine giriyor. Teninizin rengi Hintli gibi olmadığı için yapılan bu garip muamele bir gelenek de olsa kendimizce şöyle bir yöntem geliştiriyoruz. Fotoğraf çektirmek isteyenlerden izin alıyor biz de onların fotoğraflarını çekmeye başlıyoruz. Ancak daha sonra bu iş çok yorucu hale gelmeye başladığı için direkt kaçmak gibi bir strateji uyguluyoruz. Sonradan öğreniyoruz ki bu fotoğrafları  sosyal paylaşım sitelerinde “Batılı arkadaşlarımız” tadında yayınlıyorlarmış. Kim bilir, belki birgün fotoğraflarımızla Hindistanlı gençlerin Facebook sayfalarında karşılaşırız.

Yakınlardaki Nizamuddin Dargah (Nizamuddin Dergahı)’ı kısaca ziyaret edip yola koyuluyoruz. Sırada Bahailerin 1986’da tamamladıkları tapınağı Lotus Temple (Nilüfer Tapınağı) var. Bahailik, Hazreti Bahaullah tarafından 1844 yılında İran'da ilk tohumları atılmış bir din. Yalnız kendisine İran' da yer bulamadığından önceleri Osmanlı İmparatorluğu’nda Edirne’ye, sonra ise Kudüs’e sürgün edilmişler. Hindistan tarafından kucaklanılmış hatta buraya gelmeleri teşvik edilmiş olan Bahailerin bugün 2.1 milyon takipçisiyle en kalabalık oldukları ülke burası. Bahailer, Hindistan’ın gösterdiği bu hoşgörüye şükranlarını, hinduizm için önemli bir yeri olan nilüfer çiçeğine benzeterek yaptıkları bu tapınakla göstermişler.

DSCF0885x

Tapınak şehrin biraz uzağında, giriş ücretsiz, ortalık kalabalık. Girişteki uzun kuyruğu atlattıktan sonra ayakkabıların çıkarıldığı ve bir numara verilerek vestiyer gibi bir yere bırakıldığı alanı geçip nilüfer çiçeği şeklindeki tapınağın kapısına ulaşıyoruz. Bembeyaz yaprakları varmış gibi görünen tapınağın kapısında İngilizce ve Hintçe kısa bir konuşma yapılıyor ve  nihayet içeri alınıyoruz. İçerisi geniş ve ferah, bir köşede meditasyon yapan yabancılar gözümüze çarpıyor. Hoparlörden kuş sesleri dinletiliyor, bunun dışında çıt çıkmıyor. Burada biraz oturduktan sonra dışarıya yöneliyoruz, çıkışta ellerinde Bahailiği tanıtan broşürler dağıtan gönüllüleri görüyoruz. Çağla İngilizce broşürünü okurken, Cenk elinde Türkçe broşürüyle çıkageliyor. Sanırız Türkiye'de de Bahai dinine mensup azımsanmayacak bir topluluk bulunuyor. 247 ülke ve bölgede takipçileri olan bu dinin öğretileri 800’e yakın dile çevirilmiş durumda. Bahailik tek Tanrı'ya inanıyor; Musa, İsa ve Muhammed peygamberlerin yanı sıra Hinduların Krishna’sı ve Buddha’dan da referanslar veriyor. İnsanlık aleminin birliğini savunan Bahailiğin diğer prensipleri; bilim ve dinin uyum içinde olması gerektiği, kadın-erkek eşitliği, her tür bağnazlığın terk edilmesi, evrensel zorunlu eğitim ve evrensel barışı kapsıyor. Kulağa oldukça humanistik gelen bu öğretileri biraz daha araştırma hevesiyle Swaminarayan Akshardam’a  doğru  tuk-tuk’umuzla yola çıkıyoruz.

Swaminarayan Akshardam’a ulaştığımızda sıkı güvenlik önlemleri bizi bir kez daha şaşırtıyor. Şanslıyız çünkü sürücümüzün dediğine göre o gün Hindu kadınların oruç tuttukları kutsal bir gün. Bu nedenle tapınak normalden çok daha tenha. Kendimizi tanıtan bir form doldurup, tüm çanta ve fotoğraf makinalarımızı  teslim ediyoruz. Hatta ilginç bir yöntem olarak çantanın içindeki tüm elektronik eşyaları çıkartıp vestiyerdeki kameraya poz verdirtiyorlar. Ve nihayet tapınağın içindeyiz.

DSCF0894x

Bu tapınak, 1781-1830 yılları arasında yaşamış Bhagwan Swaminaryan adlı Hindu  bir bilgenin anısına pembe taşlar ve beyaz mermerler ile inşa edilmiş. Bu eseri 10.000'den fazla sanatçı gönüllü olarak 5 yıl boyunca çok incelikli çalışarak tamamlamış. O kadar etkileyici bir yer ki, sadece 5 yılda tamamlanması bizi çok şaşırtıyor doğrusu. İçeride Hindistan kültürünü tanıtıcı ekstra ücrete tabii bot turu, film gösterimi, ses ve ışık gösterileri gibi farklı atraksiyonlar da yapılabiliniyor. Ayrıca müzikli fıskiye gösterisi de varmış, ancak biz gittiğimizde bakımda olduğundan maalesef göremiyoruz. Tapınağın hem iç hem de dışında Hindu kültürüne ait binlerce heykel incelikle oyulmuş. Özellikle 148 adet filin değişik hikayelerle çok canlı resmedildiği ve öğretici öykülerin yazıldığı kısımı çok beğeniyoruz. Burada zaman su gibi akıyor, yetenekli insanlara olan hayranlığımızın tavan yaptığı hissiyatıyla dev tapınağın önünde fotoğrafımızı çektirip günü noktalıyoruz. 

 

12.10.2014  (Delhi -> Agra)

Ertesi gün bize 1 hafta kadar eşlik edecek şöförümüzle tanışıp, yeni bir maceraya koşacağımız için çok heyecanlıyız. Kafamız rahat, bize çok güzel ev sahipliği yapan ilk ve bu yüzden çok özel otelimizde son geceyi geçirmek üzere Bloomroom'a geri geliyoruz. Öğleden sonra bize eşlik edecek şoförümüz ile tanışıyor ve yola koyuluyoruz. 

 

Devamı (Agra) için tıklayınız

 

Bir Cevap Yazın